Hayvanlarda Minerallerin Önemi

Hayvanlarda Minerallerin Önemi

Karbon, hidrojen, oksijen ve azot gibi organik elementler hayvan vücudunun %96’sını oluştururlar. Katyon ve anyonların payı %3.5 olup geri kalan bölümü diğer mineralleri kapsar. Kalsiyumun toplam mineraller içindeki payı %49 olup bu değer fosfor için %27’dir. Geriye kalan %24 ise öteki minerallere aittir. Hayvan vücudunda bulunan makro ve mikro minerallerin ortalama miktarları Çizelge 4.4’te gösterilmiştir.

Hayvan Vücudunda Bulunan Makro ve Mikro Minerallerin Ortalama Miktarları.

Makro mineraller(g/kg)  Mikro mineraller(mg/kg; ppm)
Ca15Fe20-80
P10Zn10-50
Mg0,4I0,3-0,6
Na1,6Cu1-5
K2Mn0,2-0,5
1,1Mo1-4
S1,6Co0,02-0,1
  Se1-2
  Cr0,08

Bir çok besin maddesinin aksine vücutta sentezlenemeyen mineral maddelerin hayvansal organizmadaki fonksiyonları şu şekilde sıralanabilir;

1. Doku ve organların yapısal komponentleridir. Bu bağlamda kas, organlar, kan hücreleri ve diğer yumuşak dokuların oluşumuna katılan protein ve yağ gibi organik bileşiklerin yapısına girerler.

2. Kemiklerin dolayısıyla iskelet sisteminin yapı maddelerini oluştururlar. Kemiklere sertlik ve dayanıklılık sağlarlar. Başka bir ifade ile vücuda yapısal destek verirler.

3. Makro mineraller vücutta ozmotik basıncı ayarlayarak fizikoşimik bir görevi yerine getirirler. Ca, Mg ve P ile Na, K ve Cl’un önemli bir bölümü vücut sıvılarında ve yumuşak dokularda elektrolit olarak bulunurlar. Ozmotik basıncın ayarlanmasında kan önemli göreve sahiptir.

4. Vücutta asit baz dengesini ayarlarlar. Minerallerden Ca, Na, K, ve Mg gibi bir bölümü alkali, P, Cl, ve S gibi bazıları da asit oluşumunda etkilidirler. Böylece kan ve  dokularda pH’nın sabit bir düzeyde kalması söz konusudur. Kan pH’sında ortaya çıkabilecek azalma ve yükselmeler çeşitli olguları da beraberinde getirir.

5. Mineraller bazı enzim, vitamin ve hormonların yapısına girmek suretiyle metabolizmada önemli fonksiyonların yerine getirilmesinde rol alırlar.

6. Bazı mineral tuzları vücutta H iyon konsantrasyonunu kontrol etmek amacıyla tampon (buffer) olarak kullanılırlar. Karbonat ve fosfat en uygun tampon sistemleridir.

7. Mineraller aynı zamanda kas ve sinirlerin uyarılmasında etkilidirler.

8. Bazı mikro minerallerin bağışıklık sistemini desteklediği son yıllarda yapılan çalışmaların sonuçlarıdır.

Belirtilen bu genel fonksiyonları dışında minerallerin bir veya birden fazla spesifik fonksiyonları da bulunmaktadır. Mineraller birbirlerine karşı etki gösterirler. Dolayısıyla mineraller arasında uygun bir dengenin bulunmasının önemi buradan kaynaklanmaktadır. Bu itibarla organizmada hiçbir mineralin tek başına etki yapmadığı ileri sürülebilir. Ca ve P’un kemik ve diş olumundaki etkisi ile Fe, Cu ve Co’ın hemoglobin sentezindeki karşılıklı ilişkisi buna örnek olarak gösterilebilir.

Minerallerin Sınıflandırılması

Minerallerin sınıflandırılmasına ilişkin çizelge, bu elementlerin beslenme açısından rolünün belirlenmesinde yardımcı olur. Yüksek miktarlarda ihtiyaç duyulan mineraller makro mineraller, buna karşılık düşük miktarlarda ihtiyaç duyulanlar ise mikro mineraller (iz mineraller) olarak isimlendirilirler. Bu bağlamda, 100 ppm (milyonda kısım)’den fazla miktarda gereksinim duyulanlara makromineral adı verilir. Bu miktarın altında gerek duyulanlar ise mikromineraller (iz mineraller) olarak adlandırılır. Diğer bir şekilde ise yağsız vücut ağırlığının her kilogramında 50 ppm (mg/kg)’ın üzerinde bulunanlar makromineral, daha düşük miktarlarda bulunanlara ise mikro mineral olarak tanımlanırlar. Makro mineraller rasyonun yüzdesi, mikromineraller ppm veya bazen de ppb şeklinde ifade edilirler. Çeşitli hayvan türleri tarafından ihtiyaç duyulan başka bir ifade ile ekzojen nitelik taşıyan 24 mineral bulunmaktadır. En az bir hayvan türü üzerinde yapılan testlerle alınması mutlak gerekli olan mineraller; Bu çizelgede bildirilen mikromineraller içinde bir bölümünün ancak bazı hayvan türleri için esansiyel olduğu testlerle ortaya konulmuştur. Oysa Cr, Co, Cu, I, Fe, Mn, Mo, Se, ve Zn’un tüm hayvan türleri için esansiyel nitelik taşıdığı bilinmektedir. Çiftlik Hayvanları İçin Esansiyel Nitelik Taşıyan Makro ve

Makro minerallerMikro mineraller (İz Mineraller)
Kalsiyum (Ca)Manganez (Mn)Krom (Cr)Silisyum (Si)
Fosfor (P)Demir (Fe)Flor (Fl)Kalay (Sn)
Magnezyum (Mg)Bakır (Cu)Kurşun (Pb)Nikel (Ni)
Potasyum (K)Çinko (Zn)Vanadyum (V)Brom (Br)
Sodyum (Na)İyot (I)Arsenik (As) 
Kükürt (S)Selenyum (Se)Molibden (Mo) 
Klor (Cl)Kobalt (Co)Lityum (Li) 

Mineraller aynı zamanda katyonlar (Ca, Mg, K, Na, Fe, Mn, ve Zn) ve anyonlar veya   anyonik grupta bulunanlar (Cl, I, Fosfat PO4, Molibdat MoO4) şeklinde de sınıflandırılırlar.  Bunların dışında valans numaraları esasına göre ve bunların periyodik atom tablolarındaki      pozisyonlarına göre de sınıflandırılırlar. Bu tür yararlı sınıflandırmalar mineralin beslemedeki   fiziksel ve kimyasal özelliklerini tanımlar. Örneğin monovalant katyonlar (K ve Na) yüksek emilim özelliğine sahip olup birbirleri arasında önemli ilişkiler vardır. Bunu tersine divalant katyonların (Ca, Mg ve Zn) emilim yüzdeleri oldukça düşüktür.

Makromineraller

Bu grupta yer alan mineraller arasında, kalsiyum, fosfor, magnezyum, potasyum, sodyum, klor ve kükürt yer almaktadır.

Kalsiyum

Vücutta bulunan toplam mineral miktarının %70’ini oluşturan Ca ve P genellikle birlikte incelenirler. Organizmadaki Ca’un %99’u, P’un ise %80’i kemik ve dişlerde bulunur. Kalsiyumun başlıca emilimi duedonumda gerçekleşir. Emilim ve Ca’un formu, içerik pH’sı, vitamin D, Ca/P oranı, diğer minerallerin (Fe, Al, Mn) fazla miktarda alınması, rasyondaki fazla yağ gibi faktörlerin etkisi altındadır. Rasyonda Ca yetersiz olduğunda emilen mineralin büyük bir bölümü aktif bir şekilde taşınır. Başka bir ifade ile hayvanlarda Ca ihtiyaca göre bağırsaklardan emilir. Emilim etkinliği ihtiyaç durumuna göre farklılık gösterir. Emilen Ca’un önemli bir bölümü idrar ve gaita ile atılmaktadır. Kalsiyum, fosforla birlikte kemik ve dişlerin oluşumuna katılır. Yeni doğan hayvanların kemiklerindeki Ca sınırlı miktarda olduğundan gelişme süresince kemiklerin gelişmesi ve kalsifikasyonu için önemli miktarda Ca’a ihtiyaç duyulur. Kalsiyumun yaşamsal metabolik olaylarda da görevleri vardır. Kan Ca düzeyinin paratroid ve adrenal bezlerden salgılanan hormonlarca kontrol edilmesi fizyolojik önemin bir göstergesidir. Minerale ihtiyaç duyulduğunda kemiklerde bulunan depolardan kullanılır. Kanda Ca düzeyi yükseldiğinde fazla mineral gerektiğinde kullanılmak üzere depolarda birikir. Ayrıca bir bölümü de böbrek yolu ile veya gaita ile dışarı atılır. Ca ve P büyüme, yumurta ve süt üretimi için rasyonlarda bulunması gerekli kritik minerallerdir. Kemik bozukluklarının ortadan kaldırılması için de ayrıca Ca’a ihtiyaç duyulur. Yumurta ve süt üretimi önemli miktarda Ca gerektirir. Tavuklar ihtiyacının altında Ca’la beslendiklerinde ince ve yumuşak kabuklu yumurta üretirler. Rasyonlarla Ca yetersiz alındığı sürece toplam yumurta ve döl verimi düşer. İnekler bu duruma süt verimlerini azaltarak tepki gösterirler. Kan Ca’unun başlıca görevlerinden birisi de kalp atışlarını düzenlemektir. P, Na, K, Mg ve diğer minerallerin bir bölümü de kalp atışlarının hızının belirlemesinde etkili olmaktadırlar. Kan Ca düzeyinin yükselmesi kalp atışlarının hızlanmasına neden olur. Bu mineral kas ve sinir uyarımlarının kontrol edilmesinde de rol oynamaktadır. Ca-iyon konsantrasyonu yükseldikçe kas ve sinir uyarımları azalmaktadır. Kalsiyum, ayrıca, kanın pıhtılaşmasında da fonksiyona sahiptir. Kalsiyum ve P yetersizliklerinin en belirgin sonuçları kemik gelişiminde gözlenir. Buminerallerin yetersizliğinde kemikler gelişmeye devam eder; ancak yetersiz kalsifikasyon nedeniyle sertlik kazanamaz. Bunun sonucu gözle görünebilen kemik bozukluğu ile karakterize edilen gençlerde raşitizm, yaşlılarda ise osteomalasi olguları ortaya çıkar. Bu olgu aynızamanda Ca ve P metabolizması için gerekli olan vitamin D yetersizliğinde de meydana gelir. Raşitizme maruz kalan hayvanlarda uzun kemiklerde eklemler genişler. Eklemlerde şişkinlik söz konusu olduğundan yürüyüş bozukluğu kaçınılmazdır. Tavuklarda da Ca’un yetersiz miktarlarda alınması yumurta verimi ve kalitesinde önemli azalmalara ve iskelet bozukluklarına neden olur. Aynı zamanda yem tüketimi ve yemden yararlanma bu durumdan olumsuz yönde etkilenir. Aşırımiktarlarda tüketilmesi durumunda ise fazla Ca kemiklerin yanı sıra yumuşak dokularda da  birikir. Mineralin ihtiyacın üzerindeki miktarları P, Mg, Zn metabolizmasının bozulmasına neden olur. Aynı şekilde bu durumdan Co, Mn, Fe ve I ’da etkilenmektedir. Baklagil kaba yemlerini serbest miktarlarda tüketen ruminantlarda yaşama payı ile birlikte verim payı Ca ihtiyacının bir bölümü de karşılanabilmektedir. Karma yemle beslenen kanatlılarda rasyonlara Ca ilavesi zorunludur. Kemik ve et ile beslenen karnivorlarda Ca ihtiyacının tamamı karşılanabilir. Buna karşılık kemik içermeyen diyetlerle beslenen kedi ve köpeklere ise uygun Ca kaynakları verilmelidir. Kireçtaşı, DCP, floru alınmış fosfat, midye kabuğu hayvan beslemede kullanılabilen Ca kaynaklarıdır.

Fosfor

Kalsiyumun emilimini etkileyen pek çok faktör karşısında duyarlılık gösteren fosfor, organik ve inorganik formda emilebilmektedir. Kullanılan P’un kaynağı, bağırsak pH’sı, hayvanın yaşı, yemle alınan diğer mineraller (Ca, Fe, Al, Mn, K ve Mg) emiliminde etkili olan faktörlerin başlıcalarıdır. Bitkisel kaynaklarda bulunana P fitik asit formunda bulunduğundan kanatlıların bundan yararlanma derecesi oldukça düşüktür. Kalsiyum ile birlikte kemik oluşumu ve metabolizması üzerinde etkili olan P’un bunun dışında vücutta kendine özgü görevleri de vardır. Kan Ca düzeyinin optimal sınırlarda tutulmasında, karbonhidrat metabolizmasında, nükleik asitler ile hücre zarı geçirgenliğini sağlayan fosfoproteinler ile hegzofosfat, adenofosfat, kreatin fosfat gibi enerjice zengin fosfatların yapısında yer alır. Ayrıca yağların taşınmasında ve metabolizmasında ve hücre membranları için hayati önem taşıyan fosfolipidlerin de yapısına girer. Enerji metabolizmasında fonksiyon gösterir. Hücre oluşumu için gerekli olan dolayısıyla protein sentezinde rol oynayan RNA ve DNA’nın komponentleridir. Bunun dışında çeşitli enzimin de yapısına girmektedir. Dünyanın her bölgesinde P yetersizliği her türden hayvan için sıkça karşılaşılan bir sorundur. Bu mineral yetersizliğinin ilk belirtisi genel bir semptom olan iştah azalmasıdır. Yumurta tavuklarında iştah kaybı, zayıflama ve ölüm olguları şiddetli yetersizliği izleyen 10-12 gün içinde ortaya çıkmaktadır. Orta derecede yetersizlik durumunda raşitizm ve büyümede gerileme söz konusudur. Bu mineral yetersizliği sonucu kemiklerde meydana gelen sorunlar Ca eksikliğine bağlı belirtiler ile benzerlik halindedir. Aynı şekilde yumurta verimi ve kalitesinde de azalmalar gözlenir. Besin maddeleri metabolizmasındaki görevlerine bağlı olarak P yetersizliği döl verimi dahil her türlü verim performansında azalmalara ve genel durum bozukluklarına yol açar. Fosforun yetersiz alındığı durumlarda idrar yolları bozuklukları, ruminantlarda tahta, kemik, çuval gibi yem niteliğinde olmayan maddelerin yenmesi ile karakterize pika olguları ortaya çıkmaktadır. Mikrobiyel aktivitenin sınırlanması ile selüloz sindirimi düşer, protein ve RNA sentezi azalır. Bu mineralin aşırı miktarlarda tüketimi ise başta Ca olmak üzere çeşitli besin maddelerinin emilimini azaltmaktadır. Bunun tersine Ca ve Mg’un da fazla alınmasında P’un emilimi düşer. Vitamin D fosforun değerlendirilmesi için gereklidir. Gerek Ca ve gerekse P’un etkin kullanımı için her iki mineral arasında uygun oran olmalıdır. Eğer P, kalsiyuma göre daha fazla alınırsa özellikle ruminantlarda idrar yolları taşları oluşumu söz konusudur. Gerek bitkisel kökenli fosfordan yeterince yararlanamayan kanatlılar ve tek mideli hayvanlarda gerekse kaba yem ağırlıklı rasyonlarla beslenen ruminantlarda rasyonlara P katılması zorunlu olmaktadır. Yemler genelde belirli oranlarda P içermektedir. Kaba yemlerin fosfor içeriği toprağın mineral durumuna bağlıdır. Tahıl tane yemleri, değirmencilik yan ürünleri, başta hayvansal kaynaklı olmak üzere tüm proteinli yemler P bakımından zengindir. Temiz hastalık etkenlerinden arındırılmış kemik unu, floru alınmış fosfat kayaları, özellikle dikalsiyum fosfat (DCP) uygun P kaynaklarıdır.

Ca/P oranı ve vitamin D: Hayvanlarda Ca ve P’un optimum düzeyde değerlendirilebilmesinde 3 faktör etkili olmaktadır. Bunlar:

1)   Değerlendirilebilir formda ve uygun miktarlarda mineral sağlanması,

2)   Her iki mineral arasında uygun oran bulunması,

3) Her iki mineralin metabolizmasını düzenleyen vitamin D’nin yeterli miktarda sağlanması şeklinde sıralanabilir. Vitamin D ile birlikte kalsitonin ve parathormon her iki mineralin metabolizmasında görev alırlar. Bunlar Ca ve P’un kanda normal düzeyde tutulmalarında etkilidirler. Ca/P oranı genelde 1-2/1 şeklinde önerilir. Bununla beraber ruminantlar dışında kalan hayvanlarda 1/1 ve 2/1 arasında bir oran kabul edilebilir. Yumurta tavuklarına bu oranın 3.5-4/1; ruminantlarda 1/1 ile 7/1 arasında olabileceği bildirilmektedir.

Magnezyum

Vücutta pek çok dokuda bulunan magnezyumun (Mg) yarısı kemiklerde, diğer yarısı ise yumuşak doku ve vücut sıvılarında yer alır. Mg özellikle kemik oluşumundaki fonksiyonunu Ca ile birlikte gerçekleştirir. Bu mineralin emilimi sindirim kanalı boyunca gerçekleşir. Özellikle incebağırsaklar emilim için en uygun yerdir. Rasyonda Mg miktarı yükseldikçe emilim düşer. Yemdeki yüksek düzeydeki Ca ve P mineralin emilimini olumsuz yönde etkiler. Özellikle P, Mg ile erimeyen tuzlar oluşturur. Civcivlerde hayvansal yağların Mg ihtiyacını arttırdığı, yüksek yağ asitleri ilavesinin süt ineklerinde mineralin emilimini düşürdüğü bildirilmektedir. Rasyonda Ca ve P düzeyi yükseltildiğinde Mg miktarının da artırılması gerekir. Mg’un pek çok fizyolojik fonksiyonu bulunmaktadır. İskelette bulunan Mg kemik ve dişlerin oluşumuna katılır. Mg intrasellüler sıvılarda bulunan ikinci elementtir. Dolayısıyla hücre metabolizması için zorunlu bir mineraldir. Toplam mineralin yaklaşık %1’i ekstrasellüler olarak bulunmaktadır. Pek çok enzimin aktif bir komponenti olarak görev yapan Mg’un yetersizliğinde oksidadif fosforilasyon önemli derecede azalır. Magnezyum karbonhidrat ve lipit metabolizmasında rol oynadığı gibi protein sentezinde de görev alır. Büyümenin gecikmesi, aşırı duyarlılık, tetani, perifer vazodilatasyon, iştahın azalması, kaslarda koordinasyon bozukluğu gibi belirtiler Mg yetersizliğinin belirgin sonuçlarıdır. Rasyonlar genelde optimal büyüme için gereken düzeyde Mg içerir. Otlayan ruminantlar ile özellikle ergin süt ineklerinde bu durum istisna oluşturur. Bunlar Mg yetersizliğine duyarlıdır. Çayır (ot) tetanisi olarak adlandırılan ve Mg eksikliğinin bir sonucu olan olguda normalde 2.5 mg/100ml şeklindeki kan mineral düzeyi hızla düşer. Öte yandan, bu mineral fazlalığına ilişkin herhangi bir literatür bulgu bulunmamaktadır. Ancak Mg tuzlarının intravenöz enjeksiyonları ölümle sonuçlanan kalp bozukluklarına neden olur. Yemlerin büyük bir bölümü hayvanlarda ihtiyacı karşılayacak ölçüde Mg içerir. Bununla beraber ihtiyacı güven altına alabilmek için mineral karışımlara belirli miktarlarda Mg katılır. Kaba yemlerin yapısında bulunan Mg’un -15’i, tahıl ve konsantre yemlerdekinin ise %30- 40’ı değerlendirilebilir. Çoğu minerallerin tersine bitki yaşlanınca Mg miktarı artmaktadır. Aşırı N ve K ile yapılan gübrelemeler ise olumsuz yönde etkiler. Magnezyum oksit ile magnezyum sülfat mineral kaynağı olarak kullanılabilir.

Potasyum

Bu mineral intrasellüler (hücre içi) sıvıların başlıca katyonudur. Sodyumun (Na) tersine intersellüler (hücreler arası) sıvılarda sınırlı miktarlarda bulunur. Vücutta Ca ve P’dan sonra en fazla yer alan mineraldir. Kandaki Na miktarı potasyumdan (K) daha fazladır. Buna karşılık kas dokuda ve sütte bulunan K miktarı da Na’dan birkaç misli daha yüksektir. Mineralin başlıca emilim yeri incebağırsaklar olup emilen K’un başlıca atılım yolu böbreklerdir. İntrasellüler sıvıların başlıca katyonu olup ozmotik basıncın düzenlenmesinde ve asit baz dengesinin sağlanmasında rol oynar. Kasların aktivitesi ve kreatin ile ilgili enzim reaksiyonları için gereklidir. Karbonhidrat metabolizmasını etkileyen bir mineraldir. Potasyum yetersizliği ender meydana gelen bir olgu olmakla beraber yüksek düzeyde konsantre yemlerle beslenen besi sığırlarında ortaya çıkabilir. Bu olgularda büyümenin gecikmesi, kaslarda genel zayıflama, sallantılı yürüyüş, pika, ishal, karnın gerilmesi, zayıflama ve bunu izleyen ölüm gözlenir. Öte yandan, bu mineralin fazlalığı Mg’un emilimi ve değerlendirilmesini bozar. Aşırı tüketime bağlı toksikasyonlar pek yaygın değildir. Ancak su tüketiminin sınırlandırılması veya tuzlu su veya böbreklerin fonksiyon bozukluğu durumlarında ortaya çıkabilir. Bitkisel kökenli yemler özellikle kaba yemler K bakımından zengindir.

Sodyum ve Klor

Her iki mineralden oluşan tuz doğada oldukça yaygın bir biçimde bulunur. Hayvan vücudu yaklaşık %0.21 sodyum (Na) kapsamaktadır. Bunun bir bölümü iskelette erimeyen formda yer almakta, buna karşılık büyük bir kısmı ise ekstrasellüler sıvılarda bulunmakta ve çok aktif görevler üstlenmektedir. Na’dan farklı olarak Cl vücut dokuları hücrelerinin içinde ve dışında bulunmaktadır. Her iki mineral de incebağırsakların üst bölümünde kolay emilirler. Hayvanlarda sindirim sistemine giren Na ve Cl’un yaklaşık %80’i tükürük, mide sıvısı, safra ve pankreatik sıvıda ortaya çıkar. Her iki mineral de tuz olarak büyük ölçüde idrarla, az miktarda da dışkı ile atılır. Na’un önemli miktarda atıldığı yollardan bir diğeri de kusma, ishal ve terlemedir. Potasyum ile birlikte vücut sıvılarında Na (katyon) ve Cl (anyon) ozmotik basıncın korunması ve asit baz dengesinin sağlanmasında rol oynarlar. Sodyum besin maddelerinin hücrelere taşınması, metabolizma artıklarının atılmasında, dokular arasında su dengesinin korunmasında rol oynar. Klor mide suyunun başlıca anyonu olup H iyonu ile birleşerek hidroklorik asidi oluşturur. Sodyum yetersizliğinde gelişmekte olan hayvanlarda yemin değerlendirilmesi düşer, süt ineklerinde verim azalır, erginlerde ise canlı ağırlık kaybı söz konusudur. Diğer yandan erkek hayvanlarda kısırlık, dişilerde cinsel olgunluğun gecikmesi gibi olgularla karakterize olan döl verimi bozuklukları ortaya çıkar. Yumurta tavuklarında verimin düşmesi, ağırlık kaybı ve kanibalizm olguları, Na yetersizliğinin belirtileridir. Klor yetersizliğinde ise büyüme hızının düşmesi, civcivlerde ani gürültü karşısında sinirsel semptomlar ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, genellikle suyun sınırlandırıldığı durumlarda ortaya çıkan tuz toksisitesi ruminantlar dışındaki hayvanlarda kolayca görülmektedir. Bacaklarda kasılma, körlük ve diğer sinirsel bozukluklar Na fazlalığının sonuçlarıdır. Sodyum ve klorun hayvanlar için başlıca ve kolay bulunabilir kaynağı tuzdur. İhtiyaç duyulan tuz miktarını hayvanın büyüme dönemi, verim düzeyi, rasyonun kompozisyonu ve çevre sıcaklığı etkilemektedir. Hayvansal kökenli diyetlerle beslenen kedi ve köpekler bitkisel yemlerle beslenenlere göre daha az tuza ihtiyaç duyarlar.

Kükürt

Kükürt’ün (S) hayvanlara verilecek miktar ve formu türe göre büyük ölçüde değişiklik gösterir. Ruminant dışındaki hayvanlar amino asitlerden kükürdü değerlendirebilirler. Buna karşılık elemental kükürdü amino asit sentezinde kullanamazlar. Ruminantlar ise elemental kükürdü ve sülfatları rumen mikroorganizmaları vasıtasıyla amino asit sentezi için değerlendirirler. Bazı hayvanlarda organik kükürt inorganik forma göre daha kolay emilmektedir. Hücrelerde organik formda bulunan kükürt sistin, sistein ve metionin gibi amino asitlerin yapı maddesidir. Bu amino asitler bakımından zengin proteinlerden kükürt sağlanır. Kükürt, tiamin ve biotin gibi vitaminler ile insülin hormonunun yapısında bulunur. Bu mineral kıl, yapağı ve tüy başta olmak üzere vücut dokularının büyük bir bölümünde bulunur. Yapağıda sistin şeklinde %4 oranında yer alır. Biotinin yapısında bulunduğu için yağ metabolizmasında rol oynar. Diğer yandan tiaminin bileşimine girmesi nedeniyle de karbonhidrat metabolizmasında görev üstlenir. Enerji metabolizmasının regülatörü olarak nitelenen insülinin ve glutatiyonun yapısına girmesi de minerale ayrı bir önem kazandırmaktadır. Protein sentezinde etkili olan S’ün yetersizliği durumunda büyümede gerileme meydana gelir. Aynı zamanda yapağı büyümesinde olumsuzluklar ve yapağıda dökülmeler söz konusudur. Öte yandan, kükürt fazlalığında oluşan kükürt toksikasyonu pratikte önem taşımamaktadır. Kükürt gereksinimini karşılamak için tek mideli hayvanlar ile kanatlılara S içeren amino asitler verilmelidir. Ruminantlar rumen mikroorganizmaları vasıtasıyla proteinlerin yapısında bulunan S’den yararlanabilirler. Protein niteliğinde olmayan azotlu bileşiklerden olan ürenin kullanılması durumunda ilave S verilmesi gerekir. Ruminant ve atlarda sülfat formu veya elemental S kullanılabilir.

Mikromineraller (iz elementler)

Bu grupta yer alan mineraller içinde Demir, Bakır, Çinko, Manganez, İyot, Selenyum, Kobalt, Molibden, Flor, Krom, Silisyum, Alüminyum, Arsenik, Kadmiyum, Kurşun ve Cıva bulunmaktadır.

Demir

Hayvan vücudundaki Fe’in yarıdan fazlası hemoglobin ve myoglobinin yapısında bulunur. Geri kalan kısmı ise karaciğer, dalak, böbrek, kemik iliği ve kaslarda yer almaktadır. Vücuttaki Fe’in miktarı doğumdan erginlik devresine kadarki dönemde farklılık gösterir. Demirin emilimi oldukça düşük düzeyde olup emilim incebağırsakta gerçekleşir. Bu mineralin emilimi bağırsaklardaki mukozal blokaj sisteminin kontrolü altındadır. Fe, ferritin+++ formundan ferro++ haline dönüştükten sonra emilir. Hayvanlar Fe’i vücuttan atma bakımından sınırlı bir kapasiteye sahiptir. Vücuttaki Fe homeostazisi büyük ölçüde emilim ile kontrol edilir. Demirin emilimi hayvanın yaşı, Fe durumu ve sağlığı, sindirim kanalının koşulları, tüketilen Fe’in fiziksel formu, yemdeki diğer bileşiklerin miktarı etkilemektedir. Demir (Fe) bir çok biyokimyasal reaksiyonda anahtar rolü oynar. Elektron transportu ile (sitokromlar), oksijenin aktivasyonundan sorumlu enzimlerin ve dokulara oksijen transportunu üstlenen hemoglobin ve myoglobulin yapısına girer. Toplam vücut Fe’inin %60’ı hemoglobinde bulunurken myoglobulinde yer alan Fe miktarı %3-7’dir. Demir yetersizliğinde, hemoglobin konsantrasyonunun düşmesine bağlı olarak dokularda oksijen azalacağından, pek çok sistem olumsuz yönde etkilenir. Bu bağlamda anemi ve buna bağlı olarak oluşan kan değişikliklerinin yanı sıra canlı ağırlık kazancında azalma, ilgisizlik, iştah kaybı, enfeksiyonlara karşı duyarlılık gibi belirtiler ortaya çıkar. Süt veya yemle yeterli miktarda mineral alamayan genç ve büyüme çağında olan hayvanlarda Fe yetersizliği görülebilir. Et unu, balık unu gibi hayvansal kökenli

yemler bitkisel kaynaklı yemlere göre Fe bakımından zengindirler. Basit demir tuzlarındaki Fe yem maddelerinde bulunan minerale göre daha iyi emilir. Yemde yüksek düzeyde P ve fitat bulunması, demir fosfat ve demir fitat oluşturarak mineralin emilimini azaltır. Hayvan beslemede inorganik Fe kaynakları kullanılabilmektedir. Demir karbonat ve demir sülfatın yüksek bir biyoyararlılık derecesine sahip olduğu buna karşılık demir oksitin yetersiz değerlendirildiği bildirilmektedir. Ruminantlarda biyoyararlılığın belirlenmesine yönelik olarak yapılan çalışmalarda demirsülfat için biyoyararlılık 0 alındığında bu değer demir karbonat için %60, demiroksit için ise şeklinde bulunmuştur.

Bakır

Yaşam için esansiyel nitelik taşıyan bakırın (Cu) hayvan vücudundaki miktarı yaklaşık 2 ppm kadardır. Hayvan türlerinin çoğunda çok düşük düzeyde emilir. Mineralin emilimini kimyasal formu etkiler. Ergin hayvanlarda rasyondaki Cu’ın emilme oranı iken, gençlerde bu değer -30 kadardır. Ruminantlarda emilimin %1-3 düzeyinde olduğu, rumeni gelişmemiş kuzu ve buzağılarda tek mideliler kadar bir emilimin gerçekleştiği ve erginlerden daha yüksek bir değer elde edildiği bildirilmektedir. Aynı yaş, ırk ve fizyolojik durumda olan, hatta aynı çevre koşullarında yetiştirilen hayvanlarda Cu’ın farklı şekilde değerlendirildiği gözlenmiştir. Bakırın başlıca depo edildiği organ karaciğerdir. Memeli hayvanlarda plazmada Cu’ın %90’ı metalloprotein olan seruloplazmin şeklindedir. Çoğu hayvan türlerinde yemle alınan Cu’ın büyük bir bölümü dışkıda görülmekte olup bu emilmeyen mineraldir. Bakırın aktif atılım yolu safradır. Bunun dışında idrar, süt ve bağırsak yolu ile atılır. Bakır, molibden (Mo) ve kükürt arasında karşılıklı bir ilişki bulunmaktadır. Kükürt varlığında özellikle Mo organlarda Cu’ın depolanmasını ve seruloplazmin sentezini azaltmakta sonuçta safra ile daha az mineral atılmakta, buna karşılık idrar ile atılan miktar yükselmektedir. Yemle yüksek düzeyde Cu alımı karaciğerde depolanan Mo miktarını düşürmektedir. Kükürt düzeyi yükseldikçe idrarla atılan Mo miktarı artmakta dolayısıyla mineralin depo edilmesi olumsuz yönde etkilenmektedir. Bakır sellüler solunum, kemik oluşumu, bağ doku gelişimi, keratinizasyon ve doku pigmentasyonu için gerekli bir mineraldir. Hemoglobin oluşumunda rol oynayan bakır, Fe’in değerlendirilmesinde etkilidir. Bakırın yeterli olmadığı durumlarda Fe asimile edilmekte; ancak hemoglobine dönüşememektedir. Bakır aynı zamanda sitokromoksidaz, lizil oksidaz, tirosinaz gibi önemli fizyolojik fonksiyona sahip metalloenzimlerin yapısına girer. Demir yetersizliğine bağlı olarak, anemi ve ishalin yanı sıra kemik, döl verimi, sinir ve kardiyovasküler sistem bozuklukları, kıl ve yapağıda pigment kaybı (akromotrişia), yapağı, kıl ve tırnaklarda keratinizasyon yeterli olmayışı, immun sistemin baskılanması gözlenir. Ayrıca büyümenin optimum düzeyin altında kalması ve iştahın azalması Cu yetersizliğinde görülen genel belirtiler arasındadır. Kanatlılarda ise bakır eksikliğinin genel semptomu kansızlıktır (anemi). Şiddetli anemi tablosu oluşmadan önce vasküler defektlere bağlı olarak ortaya çıkan iç kanamalar ölümlere yol açabilmektedir. Cu bakımından yetersiz rasyonlarla beslenen genç kanatlılarda topallık oluşur, kemikler kolay kırılabilir hal alır. Yumurta tavuklarında şiddetli bakır yetersizliği (0.7-0.9 ppm) sonucu verim azalır, plazma, karaciğer ve yumurtada Cu düzeyi düşer. Damızlık tavuklarda kuluçka randımanı hızla düşerek 14 günde sıfır düzeyine inebilir. Yetersiz bakır ile beslenen tavuklardan alınan embriyolarda anemi, büyümenin gerilemesi söz konusudur. Kuzularda ise neonatal ataksi (swayback) gibi sinir sistemi bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Bu olguların iki tipi bulunmaktadır. Birincisi yeni doğan kuzularda görülen akut formu, diğeri ise birkaç hafta ve ay sonra ortaya çıkan gecikmiş şeklidir. Her iki formda da paraliz, bacaklarda koordinasyon bozukluğu, kasılmalar ortaya çıkabilmektedir. Kuzular zayıf doğarlar ve süt ememedikleri için ölebilirler. Ruminantlarda bakır yetmezliğinin en belirgin kriteri kıl ve yapağıda pigment kaybıdır. Koyunlarda pigmentasyon bakır tüketim miktarındaki değişikliklere karşı oldukça duyarlıdır. Siyah kıl ve yapağı oluşumu bakır yetmezliği veya Mo ve SO4 fazlalığını izleyen 2 gün sonra ortaya çıkar. Özellikle uzun kemiklerin kolay kırılabilir bir hal alması ve topallık ruminantlarda da Cu eksikliği sonucu görülen semptomlardır. Bakır bakımından yetersiz meralarda otlayan sığır ve koyunlarda kızgınlığın gecikmesi ve yavru atmalar ile karakterize olan döl verimi bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bakır, diğer minerallerle de çok yakın ilişki içindedir. Sülfat ile birlikte aşırı Mo alınmasının olumsuzlukları Cu uygulaması ile tedavi edilebilir. 250 ppm’in üzerinde Cu tüketimi zehirlenmelere yol açabilmektedir. Fazla bakır karaciğerde depolanmakta ve ölümlere neden olmaktadır. Yüksek düzeyde Mo içeren bölgelerde beslenen at ve sığırlara verilecek Cu düzeyinin normalin 5 katına çıkarılması gerekir. Ruminantlarda gözlenen kronik bakır zehirlenmeleri tek mideli hayvanlarda gözlenmemektedir. Otlayan ruminantlarda ortaya çıkan bu olguların nedeni aşırı Cu tüketiminin yanı sıra çok düşük miktarlarda molibden ve sülfat alımıdır. Rasyonda yüksek düzeyde çinko bulunması Cu zehirlenmesini önlemektedir. Bitkiler yaşlandıkça genellikle Cu kapsamı azalmakta, alkali topraklarda yetiştirilenler düşük düzeyde Cu içermektedirler. Tahıl tanelerindeki Cu miktarı yağlı tohumlara oranla düşüktür. Hayvansal kökenli yemler, özellikle karaciğer unu Cu bakımından zengindir. Bakır preparatları içinde biyoyararlılığı en yüksek olandan en düşük olana doğru bakır sülfat, bakır karbonat ve bakır oksit şeklinde sıralanabilir. Civcivlerde bakır sülfattaki Cu’ın yararlılığı 0 olarak kabul edildiğinde CuI’ün %82, Cu2O’in ise %76 düzeyinde biyoyararlılığa sahip olduğu ortaya konulmuştur. Amino asit şelatları veya organik formdaki mineral kaynaklarının inorganik Cu kaynaklarına göre daha yüksek biyoyararlılığa sahip olduğu bildirilmektedir.

Çinko

Diğer mikrominerallerin aksine çinko (Zn) hayvan vücudunda dokulara göre uygun bir dağılım gösterir. Bununla birlikte deri, kıl, tüy, ve yapağı gibi epidermal dokularda Zn konsantrasyonu daha yüksektir. Çinkonun tek mideli hayvanlarda başlıca emilim yeri incebağırsaklardır. Koyunlar üzerinde yapılan çalışmalarda mineralin rumenden emilimi incebağırsaklara göre daha fazla bulunmuştur. Çinko emilimi rasyonda bulunan fitat, Ca-fitat, selüloz, P, Cu, krom gibi bileşikler tarafından olumsuz yönde etkilenir. EDTA gibi şelatlar ile kazein ve balık unu Zn emilimi artırmaktadır. Emilimi etkileyen en önemli faktör rasyondaki Zn miktarıdır. Çinkonun başlıca atılım yolu gaita olup az miktarda da idrar ile atılmaktadır. Çinko, enzimlerin yapısında aktivatör olarak rol oynar. Yapısına girdiği karbonik anhidraz enzimi %0.3 oranında Zn içerir. Mineral yetmezliğinde plazma alkalin fosfataz aktivitesi, karaciğer, retina ve testiküler alkoldehidrogenaz miktarı düşer. Bu mineral protein sentez ve metabolizması, nükleik asit ve karbonhidrat metabolizmaları için gereklidir. Günümüzde 200’den fazla Zn proteini bilinmektedir. Tüy ve kemik oluşumunda rol oynayan bir mikro elementtir. Çinko ayrıca hormonlar ile biyolojik interaksiyon içindedir. Hormonların üretimi, depolanması ve salınımında rol oynar. Çinko immün sistemin bütünlüğü için esansiyeldir. Bütün bunların dışında çinkonun antioksidan etki göstermek suretiyle membranların korunmasında, prostaglandin ve lipit metabolizmasında ve rumen mikroorganizmalarının büyümesinde etkilidir. Çinkonun, ayrıca, plazma vitamin A konsantrasyonunun korunmasında etkili olduğu ovaryum epitellerinin normal fonksiyonunda görev yaptığı da bildirilmektedir. Çinko yetersizliği kanatlılarda pratikte çok yaygın olarak gözlenebilmektedir. Hayvanın yaşı, rasyondaki Zn miktarı ve biyoyararlılığı, rasyonda antagonist ilişkide bulunduğu bileşikler mineral yetersizliğinin oluşumunda rol oynar. Civcivlerde mineral eksikliğinde büyümede yavaşlama, bacak kemiklerinde kısalma ve kalınlaşma, eklemlerde genişleme olguları ortaya çıkmaktadır. Kanatlılarda Zn yetersizliğinin ayrıca ayak, bacak ve gagaların etrafında şiddetli dermatitise, deride hiperkeratinizasyon oluşumuna, epidermal kalınlaşmalara ve kötü tüylenmelere yol açtığı bildirilmektedir. Yetersiz miktarda Zn içeren rasyonlarla beslenen tavuklarda kuluçka yeteneği hızla düşmekte ve yaklaşık iki ay içinde sıfır düzeyine inmektedir. Çinko eksikliğinin erken dönemde ortaya çıkan belirtileri yem tüketimi, büyüme hızı ve yemden yararlanma oranının azalmasıdır. Yetersiz Zn tüketen hayvanlarda yem, sindirim kanalından daha yavaş geçer. Ruminantlarda Zn eksikliği ağız ve burun etrafında submukoz kanamalar ile karakterize yangılara, kılların kaba bir hal almasına ve yapağı dökülmesine neden olabilmektedir. Bu hayvanlarda şiddetli çinko yetersizliğinde klinik belirti olarak deride parakeratoz şekillenir. Buzağılarda sukrotum, baş, ayak ile burun ve boyun çevresinde, sağmal ineklerde ise memede parakeratozis gözlenmektedir. Bu olgular rumen papillalarında ve özefagus mukozasında da ortaya çıkmaktadır. Otlatılan sığır ve koyunlarda gözlenen marjinal yetersizlikler herhangi bir klinik belirti görülmeksizin büyüme ve döl veriminde azalmalarla ortaya çıkarak önemli ekonomik kayıplara neden olur. Bu olgularda serum Zn düzeyi düşmektedir. Bütün bunların dışında çinko yetersizliğine genel olarak bakıldığında testesteron, insülin ve adrenal kortikosteroid hormonlarının üretimi ve salınımı azalmaktadır. Erkeklerde spermatogenezis, primer ve sekonder cinsiyet organları, dişilerde döl verimine ilişkin tüm işlemleri ters yönde etkilemektedir. Mineral eksikliğinde DNA, RNA ve protein sentezi gerilemektedir. Bitkilerin Zn kapsamı önemli derecede değişkenlik göstermektedir. Baklagil bitkileri çayırlara göre daha fazla Zn içeriğine sahiptirler. Tropik bölgelerde yetiştirilen yemlerde bulunan Zn’nun yararlılığının düşük olduğu bildirilmektedir. Yemlerde inorganik Zn kaynağının bulundurulması gerekir. Hayvansal kökenli proteinli yemler bitkisel protein kaynaklarına göre Zn bakımından daha zengindirler. Ayrıca bu yemlerin yapısındaki mineralin biyoyararlılığı da yüksektir. Çoğu durumlarda rasyon kuru maddesine 50-60 ppm Zn katılması yeterli olmaktadır. Bu miktarı rasyon Ca ve fitat durumu etkilemektedir. Aynı şekilde çinko, Cu ile antagonist ilişki gösterdiğinden fazla bakır alınması durumunda rasyon Zn düzeyinin artırılması gerekir. Yem sanayinde kullanılan Zn kaynakları sülfat, oksit ve karbonat formlarıdır. Bunlar içinde sülfat ve oksit formları önem taşımaktadır. Kanatlılarda sülfat formunun biyoyararlılığı 0 kabul edildiğinde oksit formu için bu değer %44’dür. Bu amaçla kullanılacak oksidin %0.05’den fazla kurşun, %0.03’den fazla arsenik ve %0.001’den fazla kadmiyum içermemesi gerekir. Süt inekleri ile yapılan çalışmalarda Zn metiyonin gibi organik kaynakların süt verimini artırdığı, elde edilen sütte somatik hücre sayısının daha düşük, tırnak kalitesinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.

Manganez

Manganez (Mn) düşük konsantrasyonda ancak vücutta yaygın olarak bulunur. Kemik, karaciğer, böbrek ve pankreas en yüksek miktarlarda bulunduğu organlardır. İncebağırsaklardan emilir. Tüm hayvan türlerinde, Mn düşük emilim yeteneği göstermekte, bu olay incebağırsaklarda gerçekleşmektedir. Ca, P ve Fe mineralin emilimini etkilemektedir. Tavuklarda yüksek düzeydeki Fe alımı manganezin emilimini olumsuz yönde etkileyerek perozis olgularının çıkışını artırır. Östrojenik hormonlar ise Mn’un emilimini artırmaktadır. Diğer mikro mineraller gibi Mn de enzim aktivatörü olarak rol oynar. Arginaz, piruvat karboksilaz ve Mnsuperoksit dismutaz enzimleri Mn içerir. Mineralin yapısına girdiği enzimler oksidadif fosforilasyon, amino asit metabolizması, yağ asitleri sentezi ve kolesterol metabolizmasında görev alırlar. Manganezin büyüme ve döl verimi için gerekli bir mineraldir. Normal kemik büyümesi için yaşamsal önemi bulunan Mn kemiklerin organik matriksinin gelişiminde esansiyel bir görev üstlenir. Manganez yetersizliğinde civcivlerde düzeltilmesi mümkün olmayan defektler meydana gelir. Kanatlılar Mn yetersizliğinde memeli hayvanlara göre daha duyarlıdırlar. Perozis bu mineral eksikliğinin tavuklarda neden olduğu en önemli hastalıktır. Eklemlerde genişleme, formasyon bozukluğu ve dönme ile karakterize olan beslenmeye bağlı kondrodistrofi oluşumuna yol açar. Mn yetersizliğinde civcivlerde sinirsel belirtiler, yumurtacı ve damızlık tavuklarda yumurta veriminin düşmesi, kuluçka veriminin azalması, ince kabuklu veya kabuksuz yumurta oluşumu gözlenmektedir. Mn eksikliğinin neden olduğu döl verimi bozuklukları büyük önem taşımaktadır. Erkeklerde testiküler dejenerasyon, dişilerde ovülasyon defektleri gözlenmektedir. Kızgınlığın düzensiz bir hal alması sığırlarda görülen belirtilerdir. Manganez oksit ve sülfat hayvan yemlerinde kullanılan başlıca kaynaklarıdır. Yem sanayinde kullanılacak olan oksit formunun 100 ppm’den fazla kurşun içermemesi gerekir. Yapılan çalışmalarda, civcivlerde sülfat formunun biyoyararlılığının en yüksek olduğu, bunu oksit ve karbonat formlarının izlediği ortaya konulmuştur. Sülfat formunun biyoyararlılığı 0 kabul edildiğinde bu değer oksit için %62-77, karbonat için ise %32-36’dir. Koyunlarla yapılan biyoyararlılık çalışmalarında ise mangansülfat formunun biyoyararlılığı 0 olarak alındığında MnO %57.7, MnO2 %32.9 ve MnCO2 ise %27.8 olarak bulunmuştur.

Kobalt

Hayvan vücudunda yaygın şekilde bulunan kobalt (Co) karaciğer, kemik ve böbrekte yüksek konsantrasyondadır. Vücutta bulunan Co’ın %43’ü kaslarda, ‘ü ise kemiklerde yer alır. Karaciğer ve böbrekte yüksek düzeyde (kuru madde esasına göre sırasıyla 0.15 ve 0.25 ppm) bulunur. Ruminantlarda Co’ın emilimi tek mideli hayvanlara göre oldukça düşüktür. Kobaltı vitamin B12 sentezinde kullanan ruminantlarda mineralin %3’ü vitamine dönüşür. Bu oran tüketilen kobalt miktarına bağlı olup yapılan çalışmalarda Co bakımından yetersiz rasyonlarla beslenen koyunlarda dönüşüm oranı .5 iken yeterli düzeyde Co alanlarda %3 olarak saptanmıştır. Ruminantlarda Co’ın başlıca atılım yolu gaitadır (%87). Bunun dışında idrar (%1) ve süt () ile de atılır. Kobalt vitamin B12 ‘nin komponenti olup bu vitamin %4.5 oranında Co içerir. Vitamin B12 çeşitli metabolik fonksiyonlara sahip bir çok enzimin yapısına girer. Dolayısıyla Co’ın metabolizmadaki görevleri vitamin B12’nin fonksiyonları ile özdeştir. Vitamin, nükleik asit ve protein metabolizmasında, pürin ve pirimidin sentezinde, metil grubu transferinde, amino asitlerden protein sentezinde, karbonhidrat ve yağ sentezinde rol oynar. Rumen mikroorganizmaları Co’ı vitamin B12 sentezinde ve kendi büyümeleri için kullanır. Sığır ve koyunlarda Co eksikliğinin belirtileri vitamin B12 yetersizliği semptomları ile benzerdir. Mineral bakımından yetersiz meralarda otlayan ruminantlarda iştah kaybı, büyümenin

gerilemesi ve ağırlık kaybı, anemi ve sonuçta ölüm gözlenir. Kanatlılarda da canlı ağırlık ve yem tüketiminde azalma, yemden yararlanma oranının düşmesi gibi spesifik olmayan belirtiler ortaya çıkar. Kuluçka verimi bundan etkilenir ve inkübasyonun 17. gününde embriyo ölümleri meydana gelebilir. Hayvansal orjinli gıdalardan karaciğer, böbrek, et, balık, süt ve yumurta iyi vitamin B12 kaynakları olup bu gıdalardaki düzey yemle birlikte alınan vitamin B12 ve Co miktarına bağlıdır. Yemlerde Co kaynağı olarak kullanılan formu kobalt karbonat olup %40 mineral içerir. Bununla beraber karbonat, sülfat ve oksit formları bu amaçla kullanılabilir. Oksit formu karbonat ve sülfata göre daha düşük düzeyde biyoyararlılığa sahiptir.

İyot

İyot (I) %70-80 oranında tiroid’de bulunur. Bunun dışında ovaryumlar, tükrük bezi ve salgısı yüksek oranda I içerir. Tiroid bezi önemli ölçüde mineral depolama kapasitesine sahiptir. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki toprak I bakımından fakirdir. Yem ve suda I inorganik formda bulunur. Mineral, sindirim kanalından emilir ve plazma proteinlerine bağlı olarak taşınır. Yemdeki I’a ek olarak tükrük ve diğer intestinal sıvılardaki I ile iyot içeren hormonlar yıkılarak ortaya çıkan mineral sindirim kanalında reabsorbe olur. Ruminantlarda günlük olarak I’un %70-80’i doğrudan rumenden, ‘u ise abomasumdan emilir. I’un önemli bir bölümü idrarla atılır. İyotun tiroksin ve triiodotronin gibi troid hormonlarının sentezinde rol oynadığı bilinmektedir. Tiroksin %65 oranında I içerir. Bu hormon termoregülasyonda, ara metabolizmada, döl veriminde, büyüme ve gelişmede, dolaşımda, kasların fonksiyonunda, hücrelerin oksidasyon hızının kontrolünde rol oynar. Tiroidin yetersiz fonksiyonu ile karakterize guatr olgularında enerji değişimi, dokular tarafından serbest bırakılan ısı miktarı azalır ve metabolizma hızı düşer. Kanatlılarda tiroid hormonlarındaki yetersizlik büyümede gerilemeye, yumurta verimi ve büyüklüğünde azalmaya neden olur. Damızlık tavuklarda kuluçka veriminin düşmesi ve embriyoda tiroid genişlemesi söz konusudur. Genç ruminantlarda I eksikliği genel zayıflamaya ve buzağıların kör, kılsız ve ölü doğmasına neden olmaktadır. Koyunlarda yapağının miktar ve kalitesinde bozulmalar oluşur. Damızlık hayvanlarda düzensiz kızgınlık, yavru atmalar gözlenir. Sığırlarda uzun süreli yetersizlik yem tüketimi, süt yağı ve veriminde azalmaya yol açar. Aynı zamanda hayvanların strese karşı dayanıksız olması ve ketosis oluşum sıklığının artması gözlenmektedir. Yemlerde bulunan I miktarı oldukça değişkenlik gösterir. Yemlerin I içeriği bakımından sıralaması yapıldığında hayvansal kökenli yemler ilk sırayı almakta, bunu yağlı tohum küspeleri ve tane yemler izlemektedir. Ruminantlar için potasyum iyodür, sodyum iyodür ve kalsiyum iyodat gibi kaynaklar eşit biyoyaralılığa sahiptirler. Mineral kaybının önlenmesi bakımından stabilize formlarının kullanılması önerilir. Öye yandan, atlar, koyun, sığır ve kanatlılara göre I fazlalığına en duyarlı hayvanlardır. Tolere edilebilen I düzeyi sığır ve koyunlarda 50 ppm, kanatlılarda 300 ppm, atlarda 5 ppm’dir. Sığırlarda zehirlenme belirtileri 50- 300 ppm arasında ortaya çıkmaktadır. Genç hayvanlar, laktasyonda bulunanlara göre daha duyarlıdırlar.

Selenyum

Selenyum (Se) kimyasal yapı bakımından kükürde benzerlik gösterir. Bitkilerde Se kükürtlü amino asit analogları olarak proteinlerle birlikte bulunur. Yemle yeterli düzeyde Se alındığında böbrekte mineral yoğunluğu en yüksek düzeyde bulunur. Bunu karaciğer, dalak vepankreas izler. Rasyonda Se miktarı yükseldikçe karaciğerde biriken mineral miktarı artar. Selenyumun başlıca emilim yeri incebağırsaklardır. Ruminantlarda tek midelilere göre emilim daha düşük olmaktadır. Koyunlarda emilimin düşük olmasının nedeni selenitin rumende erime özelliği olmayan bileşiklere dönüşmesidir. Yemle alınan Se’un başlıca atılım yolu idrardır. Selenyum hücreleri oksidatif zarardan koruyan glutatyon peroksidaz enziminin yapısında bulunur. Başka bir ifade ile bu enzim hayvan dokularında antioksidan işlevini gerçekleştirir. Se ise glutatyon peroksidazın bir komponenti olarak peroksitleri hücre membranlarına zarar vermeden parçalar. Lipitlerin peroksidasyonu hücrelerin bütünlüğünün bozulmasına neden olur ve metabolizmayı olumsuz yönde etkiler. Hücre membranlarında bulunan vitamin E yaşamsal fosfolipidlerin peroksidasyonuna karşı ilk koruma hattını oluşturur. Hatta vitamin bulunmasına rağmen bir miktar peroksit oluşabilir. Se’un yapısına girdiği glutatiyon peroksidaz ikinci koruma hattını oluşturarak bu peroksitleri herhangi bir zararlı etki yapmalarına fırsat vermeden parçalar. Vitamin E, Se ve kükürt içeren amino asitler aynı beslenme bozukluklarının önlenmesinde etkilidirler. Vitamin E ve Se’un birbirlerini tasarruf ettirici etki gösterdikleri tespit edilmiştir. Vitamin E bu etkisini vücutta bulunan Se’u aktif formda tutmak ve membran lipitlerinin parçalanmasını ilk aşamada önleyerek, ikinci aşamada bu amaçla daha az Se kullanılmasına imkan sağlamak suretiyle göstermektedir. Se’da pankreas bütünlüğünü koruyarak yağ sindirimini ve vitamin E’nin emilimini artırarak yapar. Aynı şekilde Se, vitamin E’nin lipit peroksidasyonunu önlemek için kullanılan miktarından tasarruf sağlamaktadır. Selenyum prostaglandin sentezi ile esansiyel yağ asitleri metabolizmasında spesifik bir rol oynamaktadır. Se ve vitamin E yeterli bir immün yanıt için gerekli olup bunlar aynı zamanda ağır metal (civa, kadmiyum, gümüş, arsenik, kurşun) zehirlenmelerine karşı koruma sağlarlar. Selenyum yetersizliği civcivlerde eksüdatif diatez, pankreatik distrofi ve beslenmeye bağlı muskular distrofi adı verilen 3 hastalığın ortaya çıkmasında etkili olmaktadır. Bunlardan ilk ikisi rasyona Se ilavesi ile önlenebilmektedir. Üçüncü hastalığın önlenmesi için vitamin E ile birlikte S içeren amino asitlerin birlikte uygulanması gerekmektedir. Kapiller damar duvarlarının geçirgenliğinin artması olarak bilinen eksüdatif diatez aynı zamanda vitamin E ile de önlenmektedir. Genç ruminantlarda mineral eksikliği kasların dejenerasyonu ile karakterize olan beyaz kas hastalığına yol açmaktadır. Selenyum eksikliği kadar selenyum fazlalığı da hayvan beslemede önem taşıyan bir konudur. Selenyum bakımından zengin topraklarda yetişen kaba ve kesif yemlerle beslenen hayvanlarda selenyum zehirlenmesi görülebilmektedir. Kıl kaybı, tırnak dökülmesi, anemi, aşırı salivasyon, körlük, paraliz ve ölüm Se zehirlenmesinin belirtileri olup bu semptomlarla ortaya çıkan olgu alkali hastalığı şeklinde tanımlanır. Kanatlılarda Se’un fazla miktarda alınması yumurta ve kuluçka veriminin düşmesine, embriyonik deformasyonlara yol açmaktadır. Yüksek düzeyde protein içeren rasyonlar Se zehirlenmesinin önlenmesinde etkili olmaktadır. Yemlere katılabilen Se kaynakları arasında Na-selenit ile Na-selenat bulunmaktadır. Bunlardan selenit diğer metallerle erimeyen bileşikler oluşturan elemental Se’a kolayca indirgenir. Bu nedenle selenat tercih edilir. Bununla beraber kanatlılarda buğday kepeği, keten tohumu küspesi, glikoz monohidrat ve soya proteini gibi taşıyıcılar kullanılarak premiks haline getirilen ve serin ve kuru ortamda saklanan stabilitesi yüksek Na-selenitin kullanılabileceği bildirilmiştir. Son yıllarda bu formda sağlanan selenyumun kanserojen etkiye sahip olabileceği, en sağlıklı formunun organik yapıdaki formları olduğu yönünde bildirişler vardır.

Flor

Flor (F) çok toksik bir mineraldir. Bazı hayvan türlerinde çok az miktarda F’a gerek duyulur. Tüketilen F hızla emilerek kana geçer ve Ca ile reaksiyona girmesi sonucu kalsiyum florid meydana gelir. Mineralin bu formu sert dokularda birikir. Yumuşak doku ve sıvılarda fazla miktarda mineral alınsa bile aşırı birikme olmamaktadır. Flor başlıca idrar ile atılır. Süt F konsantrasyonu rasyon mineral miktarından sınırlı bir şekilde etkilenmektedir. Flor çocuklarda ve muhtemelen bazı hayvanlarda diş çürümelerini önler. Çiftlik hayvanlarında diş çürümeleri bir sağlık problemi oluşturmamaktadır. Rasyonun fazla Ca içermesi kemiklerde F birikimini önler. Florun toksik etkisi bir birikme sonucu ortaya çıkar bu nedenle bazı durumlarda zehirlenme görülmeyebilir. Flor zehirlenmesinin (Florozis) ilk belirtileri kemik ve dişlerde gözlenir. Bu olgularda kemikler yumuşar ve kemiklerde benekler meydana gelir. Ayrıca kılların kaba bir hal alması da söz konusudur. F zehirlenmesinde yemden yararlanma oranı düşer. Florizisin önlenmesi amacıyla içme suyu ile fosfatlardaki F miktarı kontrol edilmelidir. Hayvanlara yüksek düzeyde F içeren sular verilmemelidir.

Molibden

Molibdenin (Mo) esansiyel nitelik taşıdığı, ksantin oksidaz enziminin yapısına girdiğinin tespit edilmesi ile 1953 yılında ortaya konulmuştur. Mo çok kolay ve hızlı emilim yeteneği gösterir. Emilimi hayvanın türü ve yaşı, rasyondaki mineral miktarı etkilemektedir. Genelde çok düşük düzeyde depolanır. Karaciğer ve kemik en yüksek düzeyde depolandığı yerlerdir. Dokulardaki Mo düzeyini rasyondaki protein, Fe, Zn, kurşun, askorbik asit ve α-tokoferol miktarı etkilemektedir. Mo aynı zamanda vücuttan çok hızlı bir şekilde idrar ile atılır. Molibden kanatlılarda ürik asit oluşumu için gerekli olan ksantin oksidaz enziminin bir bileşenidir. Bunun dışında niasin metabolizmasında rol oynayan aldehit oksidaz ve sülfiti, sülfata okside eden sülfit oksidaz gibi enzimlerin de yapısına girmektedir. Rumen mikroorganizmalarının aktivitesini uyarmaktadır. Hayvan beslemede molibdenin yetersizliğinden çok fazlalığı önem taşımaktadır. Aşırı Mo tüketimi Cu yetersizliğini etkilemekte, başka bir ifade ile Cu metabolizmasını bozmaktadır. Ruminantlar dışındaki hayvanlar normal besleme koşullarında Mo zehirlenmesine karşı oldukça dayanıklıdır.

Krom

Krom (Cr) organik halde bağlı ise daha iyi emilmektedir. Hayvanlarda kromun (Cr) emilimi sınırlı olduğundan, dokularda da çok düşük düzeylerde bulunur. Organik formu inorganiklere göre daha etkin olup insülin aktivitesini güçlendirir. Glukoz Tolerans Faktör (GTF)’un çekirdeğini oluşturduğu için insan ve farelerde glukoz metabolizmasında etkili olduğu bildirilmektedir. Nitekim, insanlarda yetersiz Cr alımı glikoz ve insülin metabolizmaları üzerinde zararlı etki yapmaktadır. Normal koşullarda hayvanlarda rasyona Cr katılmasının yararına ilişkin bilgi bulunmamakta; ancak yüksek sıcaklık altında rasyona krom ilavesinin büyüme performasını iyileştireceğine dair bulgular vardır. Hayvanlarda kronik Cr zehirlenmesinde dermatitis, solunum sisteminde irritasyon, burun septumunda ülserasyon ve akciğer kanseri gözlenmektedir.

Silisyum

Toprak ve bitkilerde silisyum (Si) içeriği oldukça yüksektir. Tahıl daneleri bitkinin yaprak ve dallarına göre düşük düzeyde Si kapsamaktadır. Civcivlerde büyüme ve iskelet gelişimi için gereklidir. Yapılan bir çalışmada, kollojen biyosentez hızının belirlenmesinde bir ölçü olan prolil hidrolaz enzim aktivitesinin maksimuma çıkarılabilmesinde Si’un önem taşıdığı gösterilmiştir.

Alüminyum, Arsenik, Kadmiyum, Kurşun ve Civa

Bu mineraller toksik etkileri nedeniyle incelenirler. Ruminantlarda kurşun (Pb) ve arsenik (As) zehirlenmelere neden olabilmektedir. Buna karşılık hayvansal yemler ise düşük düzeyde alüminyum (Al) içerir. Bu mineralin hayvanlarda esansiyel olduğuna ilişkin bulgu bulunmamaktadır. Al’un kanatlılarda büyüme hızını yüksek düzeydeki F’un emilimini önlemek suretiyle artırdığı bildirilmektedir. Yemlerin yapısında bulunan arsenik (As) kolayca emilir. Domuz ve kanatlılarda büyüme uyarıcı olarak kullanılan arsenilik asit gibi As’in organik bileşikleri de kolay bir emilim gösterirler ve gübre ile atılırlar. As zehirlenmesi ender olarak ortaya çıkmakla birlikte sığırlarda kronik zehirlenme belirtileri ağırlık kaybı, kıllarda değişiklikler, ishal, gözlerde ve solunum yolları mukozalarında yangı oluşumu şeklinde sıralanabilir. Akut zehirlenmelerde ani ölümler meydana gelir. As, domuz, civciv ve insanlar için esansiyeldir. Mineral, metioninden sistin ve taurin gibi bileşiklerin oluşması için gereklidir. Yemlerde bulunan kadmiyumun (Kd) emilimi sınırlıdır. Emilen Kd karaciğerde birikir, sonra böbreğe gider. Bu mineral hayvanlarda tüm sistemler için toksik etkiye sahiptir. Zehirlenme olgularında yem tüketiminde azalma, büyümede gerileme, kısırlık, testikülar gelişmede gecikme veya dejenerasyon, yavru atmalar, karaciğer ve böbreğin zarar görmesi, anemi ve ölüm gözlenir. Bu mineral Cu, Zn ve Fe ile antagonist ilişki içindedir. Kurşun (Pb) vücuda emilim, solunum ve deri yolu ile alınabilir. Emilim gençlerde oldukça yüksektir. Emilen Pb karaciğer ve böbrekte birikir. Fe, Zn, S ve vitamin E’nin kurşun zehirlenmesine karşı koruyucu etkiye sahip olduğu bildirilmiştir. Toksik etkiye sahip olan cıva (Hg) esansiyel değildir. Sindirim ve solunum yolu ile kolayca emilir. Metilmerkür, inorganik cıvaya göre daha zararlıdır. İshal, mide yangısı, salivasyon gibi belirtiler zehirlenme sonucu ortaya çıkar. Civa zehirlenmesi sonucu gerçekleşen ölüm olguları böbrek yetmezliğine bağlanmaktadır.

ETİKETLER:
Ziyaretçi Yorumları

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.